Birnam Ormaninda Piknik Yapan Kız

A Girl Who Sees Smells / Sensory Couple

400px-Gwss_poster

Choi Eun Seol(Shin Se Kyung) bir akşam eve döndüğünde evde annesi ile babasını yerde yatarken bulur ve katil ile burun buruna gelir. Katilin elinden kaçar ancak bu esnada trafik kazası geçirir. Katil bir hata yapar ve isim benzerliğinden dolayı Choi Moo Gak (Park Yoochun)’ın kardeşini öldürür. Bu yaşadığı travma sebebiyle Moo Gak dokunma, tat, koku alma gibi duyularını yitirir. Eun Seol ise uzun süre komada kalır. Uyandığında hafızasını yitirmiş ve kokuları görebilme yeteneği kazanmıştır. Geçen üç yılda Eun Seol, Bar Code cinayetlerinin tek tanığı olduğunu bilmez halde Oh Cho Rim adıyla yaşamaktadır. Choi Moo Gak ise kardeşinin çözülmeyen cinayetini çözmek için polis olmuş ve umutsuzca cinayet masasına geçmeye çalışmaktadır. Oh Cho Rim ve Choi Moo Gak’ın yolları kesişir ve birbirlerine yardım etmeye başlarlar.

Dizi güzel başlangıç yaptı. Genel olarak memnunum. Shin Se Kyung ve Park Yoochun’un kimyalarının uyduğunu düşünüyorum. Ayrıca Yoochun’u pammıklara sarıp saklamak isteğindeyim. :’)
…………………………………………………………..

Eveet bu yazıyı bir yıldan uzun bir süre önce yazmışım. Üstüne ne eklemeyi dusunduysem birakmisim tabii içimdeki bitmek bilmeyen enerji sayesinde tamamlamamisim. Şimdi ise öyle usengecim ki telefondan guncelliyorum🙂 Dizi güzel bir diziydi. Zaten Yoochun’u da severim. Her yeni dizisiyle oyunculuğunu geliştiriyor.

Yazı daha fazla taslaklarda durmasın istedim. Yarım bıraktığım başka bir yazıyı yayımladığım zaman görüşmek üzere…

La Famille Belier – Hayatımın Şarkısı

Hola! Epeydir yazmıyordum, bir yılı geçti sanırım. Gerçi önceleri de pek aktif değildim ama suyunu çıkardım sanırım. Filmi yeni izledim. Sıcağı sıcağına kısacık bir şeyler yazayım yoksa akıbeti diğerleri gibi olacak bunun da.Geldik mi filmimize? Hayatımın şarkısı ne biçim isimdir? Çok zorlama gelmiyor mu kulağa? Neden hep böyle yapıyoruz?

la famille belier

Arada sırada Fransız sinemasından bir şeyler izleme ihtiyacı duyuyorum. Seviyorum Fransız komedisini. :’) La Famille Belier için komedi-dram diyebiliriz. Belier ailesi mandıracılık yapmaktadır ve ailede Paula haricinde herkes işitme engellidir. Paula ailesinin kulağı ve dili olmuştur. Günlerden bir gün Paula şarkı söyleme yeteneği olduğunu farkeder. Bu yeteneğinin üzerine gitmesi ailesinin yanından ayrılıp Paris’e gitmesini gerektirecektir. Aile ve kişisel istekler arasında gidip gelmenin tereddütünü yaşar. Neticede geleceği için bir karar vermek zorundadır.

La Famille Belier için içten bir film diyebiliriz. Çoğu yerde tebessüm ettiren ancak sonunda birazcık ağlatan bir film. Bu ağlama kısmı benim sulugöz bir kimse olmamdan kaynaklanıyor olabilir. :’) Espriler “gülmek zorundasınız!” tadında değil de tatlı tatlı, verilen mesajlar da zorlayarak, acındırarak değil de hafifçe tam yerinde göstererek… İşte tatlış bir filmdi La Famille Belier. İyi ki izlemişim dediğim bir film oldu benim için.

Not: Neden ağladığım konusunda ipucu olabilir diye bırakıyorum şöyle bi kenarda dursun. Paula’nın elemelerde söylediği şarkı (bir kısmı) şöyle bir şey:

My dear parents, I’m leaving
I love you, but I’m leaving.
You won’t have a child anymore
Tonight
I am not fleeing, I’m flying
Understand well, I’m flying
Without smoke, without alcohol
I fly, I fly

 

Hyde, Jekyll, Me

Öncelikle merhaba! Tembel bir blogger olduğum için taslak klasörüm kaynıyor ama paylaştığım tek bir yazı yok. Ama bu defa motivasyonum var, Binnie! Biliyorum çok beklediniz, askerden dönsün, dizi çeksin-öyle bir film yetmezdi sonuçta- diye. Tamam, bu bekleyen ben olabilirim.🙂 Asır gibi gelen bir süre beklediğimi itiraf edeyim. Sizin haberiniz yok ama söz konusu Hyun Bin olunca çılgın bir ergen fangörl oluyorum. Tamam, aslına bakarsanız bu yazıyı yazalı uzun zaman oldu. Ne var ki dur bir düzenleyeyim şu bölümü de izleyeyim sonra yayımlarım derken dizi bitti. Aslında planım haftalık yorum yapmaktı. Daha doğrusu amacım blogu Binnie fotoğraflarına boğmaktı.🙂

Açıkçası bu dizi beni hayal kırıklığına uğrattı. Özellikle ilk dört bölümü izlemek işkence gibiydi. Beşinci bölümde şükürler olsun dedim. Şükürler olsun dedim demesine ama erken konuşmuşum. Çok fazla saçmalık içeriyor dizi. Robin ile Ha Na’nın baş başa olduğu sahneler pek çiğ geldi. Han Ji Min ile Hyun Bin’in uyumsuz olduğunu düşünmüyorum. Han Ji Min biraz donuk gelmiş olsa da genel olarak oyunculukları ile ilgili bir problemim yok ancak sanıyorum sıkıntı senaryoda. Hyun Bin diziyi götürür azıcık güldürelim herkes onun gülümsemesinde erisin dizi de böyle rayting toplar mantığının diziye hâkim olduğunu düşünüyorum. Senaryo baştan sona problemliydi. Senaryo bu denli saçmalık içerirken ve olacakları tahmin etmek aşırı kolayken pek yapmadığım bir şey yaptım ve senaristin kim olduğuna baktım. Senarist Cheongdamdong Alice’in senaristlerindenmiş. Cheongdamdong Alice çok gerekli bir dizi değildi. Ancak bu dizi kadar rahatsız etmemişti. Gerçi diziden aklımda yalnızca Park Shi Hoo’nun saçma sapan hareketleri kalmıştı. Dayanamadım bu diziye de şöyle bir baktım. Bende mi sorun var bilmiyorum ama Hyde Jekyll Me izlediğim diziler arasında en kötü olanlardandı. Dizinin son bölümlerini izlemek için enerjiyi bulamadım desem yeridir. Şükürler olsun ki dizi bitti. :’) Dizi hakkında çok fazla detay vermeyeceğim. Bunu diziyi beraber izlediğim ev arkadaşıma paslıyorum. Nefretini kusmak için blog açmaya karar verdi. Gerçekten dizi bizim için travma sebebiydi.

Diziye tahammül edebilmemi sağlayan Hyun Bin değil Lee Seung Joon (Seo Jin’in sekreteri) ve Han Sang Jin (Ryu Seung Yun, otel müdürü) oldu. Bir ara üşenmezsem Han Sang Jin gifleri eklerim.🙂

Vaktiyle dizinin ilk bölümü hakkında yazdığım spoilerdan başka bir şey içermeyen yazıyı da şöyle ekliyorum:

1. Bölüm

Diziye bir tema parkı ile giriş yapıyoruz. Burada not düşmeliyim böyle yerleri pek sevmiyorum doğrusu. Neyse efenim devam edelim. Koşan çocuklar, balonlar ve hop Binnie! Sinir bozucu, soğuk, mimiksiz. Ancak Binnie bir kızı kurtarıyor. Aman yareppim o nasil bir zıplamadır? Uçtular resmen. :’)

1. uçuyor bu adam

Ne var ki sahnenin devamında öğreniyoruz ki bu bir rüya. Daha doğrusu Binnie için bir kabus. Söylemeden geçemeyeceğim o çiçekli pantolon/pijamadan gözümü alamadım.

bir bahar dalı sanki pijaman

Tahmin edebileceğiniz gibi rüyada görülen tema parkının sahibi/yöneticisi/vesairesi Binnie. Bir sonraki sahne burada geçiyor. Binnie çalışıyor, uyuzluk yapıyor derken Voila! Bir goril kaçmış, tozu dumana katmış. Herkes bir kenara kaçıyor. Bir anda gorilden kaçan bir kız Binnie’nin koluna yapışıp yardım istiyor. Ne yapıyorsun sen kızım? Koş kaç orada durup yardım istemek çok mu akıllıca? Ben olsam koşmaya devam ederdim sanırım. Binnie kalsın orada öyle yem gibi. Gerçi Binnie benim düşündüğümden farklı düşünmemiş olacak ki kolunu kızdan kurtarıp kaçıyor. Hem de sağlam kaçıyor. Gerçi kızdan kurtulma yöntemi de şahane, 8 yaşındaymış gibi kızın kolunu ısırıp onu itmek. :’)

2. çocuk ruhlu binnie

Bu goril macerası bir hatunun-Ha Na- gorile seslenmesi ile bitiyor. Ne saçma bir sahneydi orası. Hayatımda gördüğüm –bilirsiniz ki hep goril sahneleri ile iç içeyim- tamamen zırvalık olan sahnelerde başı çeker. Goril öyle hoplar mı allasen? 3 yaşında çocuk gibi oynamalar, zıplamalar, sarılmalar… Christian’a özendiniz anladım ama o kedicik -aslan- haliyle böyle yapmıyordu. Cık cık olmamış. Bu sahneyi gördüğümde bilgisayarı kapatıp diziden uzaklaşmalıydım ancak umut dolu bir genç olarak dizinin düzeleceği inancıyla diziyi izlemeye devam ettim. Nasıl bir umutsa artık yirmi bölüm dayandım.🙂

3. yok artık dostlar

Kıyamam sana

Bölümün kalanına hızlıca bir bakarsak; Goo Seo Jin, Gorilin biricik dostu kızımız Ha Na’yı- sirkin yeni yöneticisi- çağırır, tema parkından sirk grubunun kovulmasına karar verir. Kızımız elinin armut toplamadığını göstermek ister ve onu tehdit eder. Ama yavrucuğum sen farkında değilsin ki karşındaki Goo Seo Jin. İnsan video’yu yedekler de öyle tehdit eder. Bunun hemen akabinde Seo Jin Doktor Kang’ın yanına gitmek üzere yola çıkar. Tahmin edersiniz ki Ha Na kovulmayı, sirkin kapatılmasını öylece kabul edecek biri değildir. Ancak hastaneye elini kolunu sallayarak giremeyeceğine karar verince mesleki becerilerini kullanarak hastane odalarından birinin penceresinden içeri girer. Ne yazık ki girdiği oda Doktor Kang’ın odasıdır ve Doktor Kang saldırıya uğramıştır. Ha Na saldırgandan kaçarken Seo Jin ile karşılaşır ancak Seo Jin, Ha Na’yı ardında bırakıp kaçar. Ne var ki bu çabası nafiledir çünkü bu defa Robin ortaya çıkmıştır. Robin Jang Mi’yi kurtarır ve birlikte hastane havuzuna düşerler.

Uçmak benim kişiliğim

Uçmak benim kişiliğim

Kendilerine geldiklerinde Seo Jin hiçbir şeyi hatırlamıyordur ve Robin’in dönüp dönmediği konusunda endişelidir. Ha Na’nın Seo Jin’e onu kurtarıp kurtarmadığını sorması ise endişelenmekte haklı olduğunu, Robin’in döndüğünü gösterir. BÖLÜM SONU.

Ne yedik biz!!!1Ne yedik biz!!!2

Dur Tozunu Alayım, Biraz da Doctor Who 8. Sezon

Erteleme sonu gelmeyen bir davranış. Bir şeyi ertelediğinizde o bir günü, bir haftayı aslında uçurumdan aşağıya fırlatıp veda etmiş oluyorsunuz. Tamam, biraz abartılı oldu. Hiç değilse benim için durum bu şekilde. Bugün, yarın derken vakit geçiyor. Blog açarken “Tamam artık. Bundan sonra ertelemek yok, elimden geleni yapacağım.” demiştim. Ancak ertelemek huy olmuş bende. Her yazımda “bundan sonra düzenli yazacağım” diyorum. Yapıyor muyum? Tabii hayır. Benim doğam bu. :’) Bunu söyleyip işin içinden sıyrılmak doğru olmaz. Her şeyi yoluna koymaya uğraşacağım. Yoksa saçma sapan biçimde sürükleniyormuş gibi hissediyorum. Vakit geçiyor ve ben hiçbir şey yapmıyorum. Hâlbuki zamandan kıymetli ne var elimizde? Elimizde diyorum ama ona da sahip değiliz, hiçbir şeye gerçekten sahip olmadığımız gibi. Elimizden kayıp gidiyor her şey. Yine de çok şükür halimize.

Geçtiğimiz bir yılda yazmayı düşündüğüm çok şey oldu. Bir kısmını yazmaya başladım taslaklarda kaldı. Büyük kısmı ise unutuldu gitti. Son zamanlarda epey şey izledim/izliyorum. Yolda geçen vaktimi dizi ile değerlendiriyorum(değerlendirme denirse tabii). Haftada en az 13 saatim yolda geçiyor, İstanbul için bu süre normal sayılabilir ancak hayatımı boşa harcıyormuş gibi hissediyorum. İzlediğim dizilerin, filmlerin hiç değilse bir kısmını toplu yazı ile aradan çıkartmayı planlıyordum. Ancak bu yazılar alışkanlık yapıyor bende. Kısacık bir paragraf ve hop bitti! Sonra da üç beş ay uğramıyorum buralara. Aslına bakarsanız toplu yazılar erteleme huyumun bir sonucu. Bu nedenle toplu yazıyı rafa kaldırıyorum. Bitmek bilmeyen yeni yıl, pazartesi kararları vardır ya hani işte bu da öyle bir şey. Taslaklarımın tozunu alayım istiyorum.

dw

Gelelim Doctor Who’nun sekizinci sezonuna. Ne olursa olsun bu diziyle bağımın kopacağını sanmıyorum ancak bu sezonda daha doğrusu sezon finalinde beklediğimi bulamadığımı itiraf etmeliyim. Bu durumun Peter Capaldi ile zerre ilgisi yok. Bir doktor olarak kendisine ısınmakta problem yaşamadım, rolünün hakkını vermiş. Zaten bağrıma basmaya hazır vaziyette bekliyordum. :’) Final neydi Allah aşkına? Sezonu bitirdiğimde doyma hissi yaşamadım. Hatta izlediğim güzel bölümleri süpürdü gitti. Noel Babayı ekranda gördüğümde “Bu mu? Koskoca sezon bitti ve sonuç ne?” dedim. Neyse Santa Clause’cuğumun(Nereden bu samimiyet dostum?) olduğu bölümü bekliyorum artık. Danny Pink mevzusuna değinmeden konuyu kapatmak istemiyorum. Azıcık spoiler olacak dikkat! Bu adam çat diye girdi diye pat diye de çıktı, bir çatapat durumu söz konu yani. Danny Pink kadar gereksiz bir karakter olmamıştır sanırım. Clara ve Danny ilişkisini düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Canım Claram saçma sapan bir insan evladına dönüştü bu pembiş yüzünden. Haydi, itiraf edin Clara volkana anahtarları attığı zaman önce “Ne anahtarı Allah aşkına? Zırvalıyorsunuz senaristler.” Sonra da “Clara sen de zırvalıyorsun. Karşındakinin 2000 yaşında bir Zaman Lordu olduğunu unuttun sanırım. Kimi kandırdığını sanıyorsun Allah aşkına? Danny yüzünden beynini bir kenera koydun herhalde. Kendine gel artık Claraaağğğ! Sen sıradan bir hatun değilsin, Impossible Girl’sün. Yapma annem, yapma gülüm.” demediniz mi? Clara’yı tutup iki tokat atmak bile geldi içimden. Bir kez daha söylemeden yapamayacağım, Allah aşkına ne anahtarı ya?

Tamam, son olarak namı değer Missy’ye yani Mistress’e geçiyoruz. Finale doğru kim olduğunu öğrendiğimiz bu hatunu önceki bölümlerde “Vaat edilen topraklara hoş geldin canım benim” derken görüyoruz. Ancak bu muhabbet bende hiç merak oluşturmadı. Ne zaman kim olduğunu öğrendim o zaman “Gitmeseydin, kal bebeğim. Gitmeee.” dedim. Spoilerdan kaçın a dostlar!!! Master mükemmel bir karakterdi. Missy’nin onun o rejenerasyonu olduğunu öğrendiğimde heyecandan zıpladım desem yeridir. Zaman Lordu olsun çamurdan olsun. Ama en güzel Zaman Lordu çatlak olandır. Bu durumda en güzel Zaman Leydisi çatlak olan oluyor. Ama Missy’ye doyamadan kopardılar onu bizden. Bildiğiniz geçiştirmişler Doctor ile Missy sahnelerini. Umudum sonraki sezonda Master’dan esintiler bulmak. Missy çok güzel bir rejenarasyon örneğiydi ancak Master’ı çok özlüyorum. Özlemek demişken River’ı da çok özledim.

Anlayacağınız finalde asıl üstünde durmaları gereken yerleri geçiştirip saçma sapan sahnelere ağırlık vermişler. Yok, arkadaş olmamış. Yine Danny Pink’e geliyorum ama tiksindim ben bu adamdan. Tüm sezon boyunca doktora etmediği laf kalmadı sonra da drama kasayım da izleyiciler beni sevsin diyerek diziden çıktı. Okkalı bir küfür bilsem onu bu Pembişe savurmak isterdim. Gerçekten final çok sıradandı. İşte büyük sözler söylendi, cesaret, sevgi, pişmanlık, bayatlık blablablaaa. Böyle gidiyor. Doctor Who izliyoruz arkadaşım, kıytırık holivud aksiyon filmi değil. Neden sıradanlaştırıyorsunuz diziyi? Bu konular elbet olacak ama işleniş biçimi fazlasıyla basitleştirmiş. Ey senaristler burada bir Birnam Ormanında Piknik Yapan Kız kan ağlıyor. Hayır, daha önce bir hatun-Torchwood bir şeyiydi sanırım– Cyberman’e upgrade –burada İngilizce yazdım diye kızmak yok, diziden dolayı bu yazım– ediliğinde ülkem, vatanım vihuu diyerek insani tarafını göstermişti. Ancak bu durum hiç rahatsız etmemişti. Ancak bunu Danny Pink’e aşk bilmem ne olarak uyguladığınızda vıcık vıcık, bayat bir sahne ortaya çıktı. Isıtıp ısıtıp getirmeyin bunları önümüze, rica ediyorum. Özet olarak final kötüydü, Capaldi çok iyi olmuştu diyerek 8. sezon yazısına son veriyorum.

Uzun Bir Aradan Sonra

-Merhaba!
-Ooo Birnam sen buralara uğrar mıydın?
-Arayı açtık. Söyleyeceklerim bahane olmaktan öteye geçmeyecek ama çok yoğundum ya da değildim bilmiyorum. Sadece kusuruma bakma.
-Hah! Özrün kabahatinden büyük. Neyse, bugün pek bir keyifliyim. Kırk yaş üstü kadınlar gibi dırdır etmeyeceğim. Geç otur şöyle, muhabbet edelim. Çay var, içer misin?
-Olur valla. Şöyle demini almış, sıcacık çay kadar muhabbete giden bir şey yok.
-Ne var ne yok Birnam? Epeydir haber aldığımız yok senden.
-Açıkçası her şey bildiğin gibi. Uyanıyorum, yemek yiyorum, günlük işler ve uyuyorum. Uyanıyorum, yemek yiyorum, günlük işler ve uyuyorum. Uyanıyorum, yemek yiyorum, günlük işler ve uyuyorum. Uyanıyorum, yemek yiyorum, günlük işler ve uyuyorum. Böyle dönüp duruyor sürekli.
-Anlıyorum. Neden geldin peki?
-Özlemiştim. Birkaç defa gelmek istedim buraya. Kapıdan döndüm hep. Taslaklardan geçilmiyor. Aradan zaman geçince birini bile tamamlamak istemedim, yeni başlangıç yapmak daha iyi geldi. Her zaman öyle olmaz mı? Güzel başlangıçlar yapmak, eskisini bir çırpıda atmak istemez miyiz?
-Buradan uzak kaldıkça nevrotik olmuşsun gibi.
-…
-Susma böyle. Madem gelmişsin anlat biraz.
-Anlatacak ne var ki? Filmler mi? Diziler mi? Kitaplar mı? Silindiler gittiler.

Son yazımın üzerinden epey zaman geçtiğinin farkındayım. Bu süre içerisinde pek fazla film, dizi izlememiş olsam da aslında bahsedeceklerim vardı ancak zaman geçince ne olduklarını unuttum.🙂

wilfred
Wilfred ile başlıyorum. Bu yıl izlediğim ne varsa onların arasında Wilfred tartışmasız olarak izlediğime, ona harcadığım vakte değen dizidir. İyi ki izlemişim. Dizi bitişini geçtiğimiz hafta yaptı. Dizinin dört sezon sürdüğüne bakmayın. Bölümler kısacık. Tam sevdiğim gibi.
Dizinin başrollerinde Elijah Wood ve Jason Gann yer almakta. Burada şöyle bir not düşmekte fayda var. Bahsettiğim Wilfred Amerikan yapımı olan Wilfred. Amerikan yapımından önce Avustralya yapımı çekilmiş. Ancak onu doğru dürüst izleyemedim. Aksan nedeniyle anlamakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Belki odaklanma problemimin olduğu bir zamanda izlemeyi denemişimdir, bilmiyorum. Avustralya yapımında da Wilfred’i canlandıran kişi Jason Gann. Amerikan yapımında arada sırada geçen Wilfred ve Avustralya aksanı muhabbetinin diğer yapıma selam gönderdiğini düşünüyorum. :’)

64563784-07170040
Dizi hakkında çok fazla şey söyleyip dizinin tadını kaçırmak istemiyorum. Dizi Ryan’ın intihar teşebbüsü ve bunun ardından komşusunun köpeğini insan formunda ya da ona benzer şekilde görmesiyle başlıyor. Her bölüm bir alıntıyla başlıyor ve bölüm bununla ilgili oluyor. Örnek olarak ilk bölümü-bölüm ismi Hapiness- verecek olursak;
Sanity and happiness are an impossible combination.-Mark Twain
Uzun lafın kısası Wilfred güzel dizi.

Başka ne izledim? Tabi ya! (Yazar burada alnına vuruyor) Freaks and Geeks var. Dizi eski bir dizi lakin birkaç ay öncesine değin kendisinden haberim yoktu. Gençlik dizisi diye hemen geçip gitmeyin, izlemeye değer bir dizi. Zaten bir sezoncuk. İtiraf edin ismi ilgi çekici değil mi?

140527_CBOX_FreaksGeeks.jpg.CROP.promo-mediumlarge

Oyuncular tanıdığımız, sevdiğimiz insan evlatları. Tanıdığımız oyunculardan biri Jason Segel. How I Met Your Mother’ın Marshall’ı. Diğer oyunculara gelirsek, Seth Rogen var mesela. Seth Rogen’ı seviyoruz değil mi? Seviyoruz, seviyoruz. En azından ben seviyorum. Peki ya James Franco? Milk, 127 hours, Tristan&Isolde, Eat Pray Love, Pineapple Express, This is the End gibi filmlerden hatırlarsınız. Hala mı hatırlayamadınız? Spiderman desem? Harry Osborn? Hatırladınız değil mi? Biliyordum hatırlayacağınızı.

Buraya yazınca fark ettim de James Franco’yu özellikle takip ediyor değildim ancak artık bilinçsizce takip ettiğimi düşünüyorum.:’) Aslında birazcık imreniyorum kendisine. Güzel yüz hattına sahip olması bir yana yetenekli bir oyuncu. Oyunculuğunun yanı sıra yönetiyor ve yazıyor da. Tabi bir de zeki biri. Yazıyı James Franco üzerine bir yazıya çevirmeden iki şeyden daha bahsetmek istiyorum. James Franco, William Faulkner’ın As I Lay Dying (Döşeğimde Ölürken) romanını filme uyarlamıştı. Henüz filmi izlemiş değilim ancak yakın zamanda izlenecekler listemde bekliyor. Listemde bekleyen birkaç şey daha var. James Franco’nun kitapları. Bir hayırsever bana hediye etse çok mutlu olurdum. Yoksa benim Amazon’dan sipariş etmem bir yılı bulur. :’)

Bir sonraki diziye geçmeden önce Freaks and Geeks’te babaya bayıldığımı itiraf edeyim. :’)

-Eskiden sigara içen bir arkadaşım vardı. Şu an ne yapıyor biliyor musun? Öldü! Sigaranın seni havalı mı gösterdiğini düşünüyorsun? O zaman mezarını kazalım da ne kadar havalı göründüğüne bir bakalım.

-Eskiden okuldan kim kaçardı biliyor musun? Jimi Hendrix. Ona ne olduğunu biliyor musun? Öldü! Kendi kusmuğunda boğularak hem de.

Simdi bakışlarımızı Amerika’dan çekip Güney Kore’ye çeviriyoruz. Bu kez dizimiz Bride of the Century. Diziyi Lee Hong Ki için izlediğim doğrudur. Bride_of_the_Century-p1

Hong Ki ile başrol kızımız olan Yang Jin Sung güzel bir uyum yakalamışlardı. Diziden büyük beklentileriniz olmasın. Ancak çıtır çerez niyetine bir şeyler izlemek isterseniz beklentinizi karşılar diye düşünüyorum. Hong ki’nin oyunculuğu beklediğimden iyiydi ancak ne bileyim canlandırdığı karakter için fazla genç duruyor gibiydi sanki. Hayalet abla dizide favorimdi. Ne zaman ortaya çıksa suratımda devasa bir gülümseme ile ayaklarımı toplayıp ekrana kilitlendim. :’) Neyse efenim Bride of the Century hakkında benden bu kadar. :’)

412px-Inspiring_Generation

Inspiring Generation’ı izlemeye başladığım an sevdim. Lakin diziyi bıraktım. :’) Çelişkili bir durum değil mi? Yok, iki dizi birden takip edemediğim için oldu bu. Bride of the Century başlayınca ikisine birden devam edemedim. Bir ara kalanını izleyeceğim ancak sanki o günler pek yakın değil gibi.

Dizinin başında Kim Hyun Joong’un ağzını burnunu dağıttıkları için diziyi sevdiğimi itiraf etmeliyim. :’) Doğrusu bu diziye kadar Kim Hyun Joong’u pek sevmezdim. Fazla “parlak” geliyordu bana. Lakin o abartılı gülüşü olmayınca ve saçı başı sıradan olunca adam olmuş.🙂

unnamed

Adam olmuş dediysek de o kadar değil. :’) Gerizekalı kız. Hayır. Vücut, vücut olsa bari. Biraz sıska gibi. ^^

Mafyalı vesaireli dönem dizisi izlemek isterseniz Inspiring Generation sizi bekler. Bir de bahsetmeyi düşündüğüm True Detective vardı. Artık o da başka yazıya kalsın. Yakın zamanda görüşmek üzere.🙂

Tüylerim Diken Diken Oldu

Bu olayı nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Benim bu olaydan az önce haberim oldu. Duyalı on dakika oldu ya da olmadı. Hissettiğim şaşkınlığı, iğrenmeyi, korkuyu bir şekilde ifade etmem gerekiyordu. Peki, olay nedir, Can Aksoy isimli kimsenin bir kediye uyguladığı şiddet. Aslında şiddetten çok daha öte bu durum, bildiğiniz vahşet. Kedinin yatağına pislemesi gerekçesiyle kediye işkence edip kediyi öldürmüş. Detayları paylaşabilecek gücüm olduğunu sanmıyorum. Elim ayağım birbirine dolaşmış vaziyette. İnternette olayın detayları mevcut, hatta bir video bulunmakta, ancak ben izlemeye cesaret edemedim. Ben bu yazıyı yazarken kedim yanımda oturuyor. Öyle iğrendim ki insanlığımızdan. Bu işkenceyi yapan ben değilim, normal bir insan yapmaz zaten ama bu konuda devletin bir yaptırımının olmaması insanlığımızın ölçüsünü gösteriyor. Bir de kalkmış ben hayvanseverim demiş. Evet, zaten her şey yanlış anlaşılma. Bir de verilen ceza konusu var. 300 lira nedir ya? Hız cezası mı veriyorsunuz? Bir tek Can Aksoy mu böyle? Onun gibi niceleri var. Devlet bu konuda bir yaptırım uygulamazsa biz tepkimizi göstermezsek yakın zamanda bir başkasının daha haberini alırız. Aşağıya bu konu ile ilgili başlatılmış imza kampanyasının linkini ekliyorum. Rica ediyorum siz de destek verin.

İmza Kampanyası

Şu Sıralar 2

Şimdiye dek blogu çok aktif kullanan biri olmadım lakin şu sıralar blogu iyice boşlamışım gibi hissediyorum. Doğrusu bu bahane. Aslına bakarsanız burayı özledim, hoş beş etmeye geldim. İşsiz güçsüz ortada dolanan bir insan olarak dizi de izlemiyorum, en azından yeni bir şeyleri. 34879. kez Secret Garden’ı izledim. Hızımı alamadım Full House izliyorum (yeniden). Full House’tan sonra sinirimi bozmak açısından Worlds Within izleyeceğim(yeniden). Aslında Secret Garden’dan sonra izleyecektim Worlds Within’i ancak Hyun Bin Overdose’dan hakkın rahmetine kavuşmamak için Full House izlemeye karar verdim. Bi Rain’in sevimliliği ile diziyi keyif alarak izlerken Song Hye Kyo katili olmaya kendimi hazırlıyorum. Worlds Within’i de bittiğinde psikopat olacağım. Eeheheh. Şaka. Hafif hafif kıskançlık hissi gelse de bu ablayı seviyorum ben. Güzel hatun. Hatta yaşlandıkça güzelleşiyor sanki. Kıskançlık, güzellik filan demişken aklıma Miranda Kerr geldi. Bebeğim sen idolümdün benim. Güzellik desen var, kariyer desen var. Fiziğin de çok hoş. Bir de hem kadınsı hem de masum havan var. Bir de doğumdan sonra da mikemmel görünüyor oluşuna ne demeli? Çoluk çocuk sahibi kadınsın buna rağmen taş gibi hatunsun işte. :’) Ama Orlandocuğumu aldatmışsın diye duydum. Magazin haberlerini 582390923 yıl sonra duyduğum gerçeğinin bir örneğini burada görüyoruz. :’) Orlando aldatılır mı kuzum? Adam elf, elf! Neyse artık. Instagramdan aşırdığım şu fotoğrafınla sana veda edip saçmalamalarıma bir sonraki paragrafta yeni bir konu ile devam ediyorum.

mirandaaaa

Dün bebeğim Kyuhyuncuğumun doğum günüydü. Aslında dün bloga bir şeyler yazayım o arada da kendi kendime doğum gününü kutlayayım dedim ama dünyanın en üşengeç insanı olduğum için her zaman olduğu gibi düşüncelerimle sınırlı kaldım. :’) Doğum günün kutlu olsun tatlıııım!! Her şey gönlünce olsun. Başarılarının devamını dilerim. Doğum günü dileklerim ilkokulda tutulan hatıra defterleri kıvamında oldu. :’) Bir de canım umarım seni canlı görürüm tez zamanda. Music Bank’te seni görmüş olmam bu isteğimi azaltmadı bilakis arttırdı cınım. ^^

Doğum günü demişken geçen hafta bir gün doğum günümdü. Doğum günümü kutlayan herkese teşekkür etmaliyim. Öncelikle Gugıl’a bunun ardından da Akbank, Kariyer.net, hepsiburada.com, Kızılay’a teşekkür ederim. Canlarım unutmamışlar beni. Gözünü seveyim teknolojinin. Bakın adamlar otomatik mesaja bağlamışlar. Doğum günlerini hatırlamayan insanlar için ne kadar çok çözüm var. Mesela telefon takvimine hatırlatma koymak gibi. :’) Normalde bu konuyu çok umursamıyorum aslında. Birine değer verdiğini göstermenin ufak tefek yollarından sadece. Ama bu yıl doğumgünüm kendimi berbat ve yalnız hissettiğim bir güne denk gelmişti. Neyse ki gugıl sağolsun kendime geldim. :’)

aaa sevgili gugıl unutmamış beni

Gugılcığım bu doddle ile doğum günümü kutladı. Tabi ben ilk başta anlamadım. :’) Aa acaba doğum günü kutlamayla ilgili özel bir gün mü gibi saçma sapan düşüncelerle tıkladım ki bir baktım ben! :’) Gugıl canım öpücükler ve sevgiler sana😉

İzlediğim şeyler konusuna geri döneyim. Hatırlarsanız Bel Ami’ye ara vermiştim. Ona devam etmedim. Hala öyle bekliyor. Nedense izleyesim gelmiyor. Hyun Bin krizlerimi atlattığımda (yıllardır atlatamadı) izlerim artık. Bir de You Came From Stars var tabi. Onu izlemek istesem de dizinin final yapmasını bekliyorum. Onu tek seferde izleyeceğim. Eheheh.

Dizilerden animelere geçiş yapacak olursak Kyoukai no Kanata’yı izledim. Onu da izleyeli epey oldu. Burcu’nun yazısını okur okumaz -on dakika içerisinde- izlemeye başladım. Çok tatlı bir animeydi ve ben deli gibi ağladım. Aşırı sulu göz bir insan olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum. Geçenlerde televizyonda Hülya Koçyiğit’in bir filmi vardı çok alakasız saçma sapan bir sahnede bile ağladım. :’) Normalde ağlama alışkanlığı olmayıp film izlerken ağlamanın suyunu çıkartan insanlardan olduğumu bilmeme karşın artık bu durumu abartmışım gibi hissediyorum.:/ Kyoukai no Kanata için söyleyeceğim tek şey izleyin, izlettirin demek olur. Şu sıralar Japonca sevgim tavan yapmış durumda. Ancak Japonca öğrenme düşüncemi üşengeçliğimi hatırlayınca bir kenara ittim. :’)

Bir arkadaşımın Otomatik Portakal’ı sevmediğini söylemiş olması bu konuda neden hiç yazmadığımı sorgulamama neden oldu. Neden en sevdiğim film ve en sevdiğim yönetmen hakkında tek kelime etmedim ki ben? Buraya not düşeyim tez zamanda o yazı yazılacak. Tabi ben üşengeç bir insan olduğum için o yazı yaza doğru gelir haberiniz olsun. :’) Tee yazın yazmayı düşündüğüm şeyler var ki onları da önümüzdeki günlerde/haftalarda/aylarda yazarım sanırım. :’)

Bugün üşengeçliğime rağmen enerji dolu sayılırım. Bloga gelmemden belli oluyor sanırım. :’) Bu enerjimi sabah uyanır uyanmaz aldığım bir doz Hee Chul’a borçluyum. Eheheh. Instagram’de Sam isimli bir köpecikle video paylaşmış. Hee Chul aklıma geldikçe bile gülme geliyor. Seviyorum ben onu. Gerizekalıııı deyip mıncırasım geliyor. Ben sevgimi döverek gösterenlerdenim ehehehe. Bu arada ben kedimi özledim. :’) Ailemin yanına tez zamanda gidip o kediyi mıncırmalıyım. :’) Neyse benden şimdilik bu kadar. Aklıma başka bir şey gelirse yine gelir muhabbetimi ederim. Kendinize iyi bakın.🙂

Şu Sıralar

Şu sıralar işsizliğin dibine vurduğumdan üç dizi birden takip ediyorum. (Not bu yazı beş milyon iki yüz elli bin dokuz yüz elli sekiz gün önce yazıldı ^^) Yok, ondan değil aslında öyle bomboş bir dönemde değilim. Stresimi dizilerle atıyorum yalnızca. Ancak bir diziyle yürümeye başladığım bu yolda gün geçtikçe dizi sayımın artıyor olması beni daha da geriyor. Şükürler olsun ki Heirs ve Marry Him if You Dare finalini yaptı. ^^ Aslında Secret ve Emperess Ki’yi de izlemeyi planlıyordum ama üç dizi bünyeme fazla geldi. Bir süre İngiltere’ye yüzümü çevireceğim (Birkaç ay dizilere ara verdikten sonra) Hiç değilse bir iki tane mini dizi izlemeli kulaklarımı Koreceden temizlemeliyim. Rüyalarımı Korece görmeye başladım. (Yalan) Eh artık geçiyorum dizilere.

THE HEIRS / IN THEIR HERRITORS

İçerik

Hatırlayacak olursanız bu dizinin 5. Bölümü hakkında yazmıştım. Eğer okumadıysanız ve okumak isterseniz sizi şöylece ilgili sayfaya yönlendirelim: 5.Bölüm Yazısı

İzlerken keyif aldım ancak öyle büyük beklentilerle izlenecek bir dizi değildi. İzlediğime pişman değilim sayın hakim. ^^

Kim Tan: Sevgi dolu ezik Kim Tanıma da kırk bir bin kere Maşallah. Boylu poslu yakuşuklu. Biraz ergen irisi kaçmış dizide. Doğruyu mu söyleyeyim Lee Min Ho ile bir problemim olmamasına karşın Kim Tan’ı sevmedim. Sevemediiim. Dırın dırııın (Burada acıklı müzik giriyoruz bu şekilde üzüntümü size daha iyi iletebiliyorum.)

Kim Tan evladım 17. bölümde bir şeylerı kırıp dökmüştü sinirinden. Tabi sen toplamayacaksın etrafı senin için hava hoş. Lakin sinirlenince bir şey kırabiliyor muyum ben?  Kırsam ne olacak ki temizleyecek olan benim. Bu daha da sinirimi bozacak. Gelin biz sinirimizi içimizde yaşayalım. Böyle yaygara kopartmak, kırıp dökmek zengin hobisi. ^^

Cha Eun Sang: Park Shin Hye’ye bu diziyle ısınacağımı düşünsem de Eun Sang karakteri tam anlamıyla PSH’den soğuma sebebim oldu. Ne bileyim orada PSH’ı oynatmak yerine bir yastık filan koysalardı daha etkileyici olurdu. Ben bu kızı sevmiyorum. Aslına bakarsanız sinirime dokunuyor. Oyunculuğunun çok harika olduğunu zannediyor ama değil. İşim yokmuş gibi PSH’ın bazı reklam filmlerini de izledim belki ısınırım diye ama yok ısınamadım. Hatta kamera arkasını da izleyince iyice soğudum. Buna rağmen bir sebeple dizilerini izliyorum.:/

Ahh bir de “Fakir kızı prenses yapalım” sahnesini de eksik etmemişsiniz diziden, size bir alkış yavrum.

Choi Young Do: Ah caaaanım Mr. Spock görünümlü Young Docuğum bu dizide Chan Young’tan sonra en sevdiğim insan sensin. (Buradaki Mr. Spock benzetmesinden ötürü sizi Egosantrikrapsody’nin 7. Bölüm yazısına yönlendiriyoruz) Lakin sen de bir ergen irisisin Young Do. ^^

Lee Bo Na: Hem sevimli hem iticisin. Yine de seviyorum kız seni. ^^

Yoo Rachel/Yoo Ra Hel: İsminin tam olarak ne olduğunu anlayamasam ve arada şu kızın kafasına bir saksı filan düşse de ölse demişliğim var. ^^

Yoon Chan Young: Dizide saçma sapan değişkenlik göstermeyen tek insansın. Hep aynı çizgideydin. Bo Na ile çok sevimli bir ergen ilişkiniz vardı. Yirim sizi. ^^ Kang Min Hyuk takipçinim evladım. ^^

Lee Hyo Shin:  Lee Hyo Shin söylemesi ne hoş bir ismin var öyle. La la la la🙂

Kim Won: Sinirime dokunan, gözüme batan bir şey göremedim oyunculunda.🙂

Han Ki Ae: Eminim ki çoğu kişi bu teyzenin bir adının olmasını yadırgıyordur. Kim Tan’ın biyolojik annesi, metres teyze vs. gibi isimlerle aklımızda kaldı. (Tamam burada bahsettiğim kişi belki de sadece benim. ^^) Ki Ae’yi sevdim. Arada üzüldüm, yanaklarını sıkmak istedim. Bana kalırsa oyunculuğu iyiydi.

MARRY HIM IF YOU DARE/ MI RAE’S CHOICE

mirae_52

Dizinin ilk ismi (MI RAE’S CHOICE) benim için etkileyici, merak uyandırıcıydı. Dizinin ismini değiştirdiklerinde hayal kırıklığına uğrayacağımı anlamalıydım. :’) Tamam, tamam abarttığım kadar değil. Fazla kötülemeyeyim. Saçma sapan eksik kalan yanları olsa da bu diziyi izlerken keyif aldım. Heirs’tan bunaldığım zamanlarda ilaç gibi geldi bünyeme. ^^ Dizinin başında kadının gelecekten gelmesi kendi geçliğinin hayatına müdahale etmesi güzeldi. Ama sonra ne oldu? Paralel evrenin suyunu çıkarttılar, maşallah ne diyeyim. Zaman yolculuğu yapıyordunuz siz. Paralel evrenler arası tatile mi çıktınız? Olmamış cınım bu. Hani 14. Bölümün finalinde ajan kılıklı rehberimsi Yaşlı Na Mi Rae’ye “Buraya geldiğin an, başka bir gelecek yaratıldı. Nafile bir çabaydı yaptığın yani.” demişti ya burada kalmalıydı olay. Hatta 15. Bölümün 39. Dakikasında Kim Shin “Yaşadığımız bu dünyada bu şekilde ayrılmamız gerekiyordu.” deyip ardına bakmadan yürüdüğünde dizi final yapmalıydı. İşte o vakit vay, aferin ilk defa sonunda berbat etmediniz derdim.

Yetmedi gızımız bir de anahtar verdi geleceğe gidince kutuyu açarsın diye. E yavrum artık paralel evrenin insanları değil misiniz siz? Kadın paralel evrenler arası yolculuk mu yapsın?

Tabi her zamanki gibi bir G. Kore dizisi klasiği olan 2/3/5 yıl sonra bölümü de yapmayı unutmadılar canlarım benim. Buradan yapımcılara, senaristlere sesleniyorum yapmayın artık bunu. :’) Neyse bu diziyle eğlendim, hoşça vakit geçirdim. Daha ne olsun? ^^

Na Mi Rae (Günümüzde Yaşayan) :

Bir türlü ısınamadım. Hakkında söyleyecek bir sözüm yok. ^^

Na Mi Rae (Gelecekten Gelen):

Bu teyzeyi başlarda sevmiş olsam da bir anda soğuyuverdim. Günümüzde yaşayan Na Mi Rae mi yoksa gelecekten gelen Na Mi Rae mi derseniz gelecekten gelen derim. Kesinlikle onun gelecekten gelmesiyle ilgisi yok. ^^

Bir de şu aklmıda kaldı teyzem günlerdir hastanede yatıyor saçlarda boya kalmamış göz kenarları kırışık kırışık ama tırnaklar manikürlü ojeli. Hiç bozulma yok, eller pamuk gibi maşallah ^^

Sanki kutuplarda yaşıyor kadın. Zaman yolculuğu ya da paralel evrenler arası yolculuk yaparken hava buz gibi oluyor herhalde. ^^

111

Kim Shin:

Dizinin ilk bölümlerinde saniyede doksan iki adet (92 adet/saniye ^^) hızla küfredebilen bu adam birkaç bölüm sonrasında bu alışkanlığını kaybetti. Sayın senarist Kim Shin’in değiştiğini bu şekilde görtermeye çalışmışsan ya da bunu gözden kaçırmışsan da fark etmez. Sonuç aynı yani olmamış. ^^

Kasıntı, kuralcı tavrına rağmen Kim Shin dizideki favori karakterlerimden oldu. Buradan Lee Dong Gun’a selam ediyorum. ^^

Park Se Joo:

Jung Yong Hwacığım sen hep takım elbise giy e mi? Kaçtır söylüyorum da dinlemiyorsun beni. ^^ Bu diziye sen ve Yoon Eun Hye var diye başlamıştım lakin Eun Hye beni hayal kırıklığına uğrattı. Sen uğratmadın desem yalan olur. Başlarda senden umutluydum evlat. Sonra ne oldu anlamadım ama can sıkıcı oldun. ( İstemem yan cebime koy sendromu )

Seo Yoo Kyung:

Gel yamacıma yamacıma kuzum. Seo yoo kyung’un sokağın ortasında “Ayna ayna söyle bana benden daha güzel var mı?” sahnesini (bkz. On ikinci bölüm) yaşatması bile kendisine sinir olmama neden olmadı. Gördüğüm ilk andan itibaren kanım kaynadı, yola böyle devam. ^^ Dizinin közü kızı ve varoşların gülü olsan da gönlümün kraliçesisin cınıım. ^^

Na Joo Hyun: Başlarda kardeşine sürekli git buradan muhabbeti yapsan da sevdim seni. ^^

Lee Jae Soo: Yalvarıyorum biri şu adamı bi sağlam dövsün. Bu ne biçim iticiliktir yareppim. Düşündükçe bile tüylerim diken diken oluyor. ^^ Hele bir bölümde saçının önlerini garip şekilde maşalamışlar mı ne yapmışlarsa o hali gözümün önünden gitmiyor. Iyyyy. Kaçıncı bölümdü hatırlamıyorum. İtiraf edeyim tek tek tüm bölümleri inceleyecek gücü bulamıyorum şimdi. ^^

Lee Mi Ran: Zengin başkan teyze imajını sanki tam oturtamamış, bir şeyler eksik gibi geldi bana.😀 (Kendimi takdim edeyim; G. Kore dizilerindeki zengin başkan teyze uzmanı Birnam)

BEL AMI/PRETTY BOY/BEAUTIFUL MAN:

Bel_Ami_(Pretty_Boy)-cp

Jang Geun Suk çoğu zaman sinirime dokunsan da hangi dizide filmde yer aldıysan izliyorum. Kendini izletmeyi başarıyorsun beybi. Ama son zamanlarda mimiklerini azaltmışsın da hep aynı ifadeyi suratında taşıyormuşsun gibi hissediyorum. Her ne olursa olsun bu diziden çok umutluyum. Umarım bu sezon izlediğim bazı diziler (Mi Rae’s Choice) gibi hayal kırıklığına uğratmazlar.

Dokgo Ma Tae: hakkında söylenecek pek şey yok. ^^ Ancak 4. Bölümdeki saç stili değişimini sevmedim. Omo omo görünce korktum. JGS beybeyim sana ne yapmışlar öyle. Besleme gibi olmuşsun. ^^

Bu iğrenç saçlarını gülümseyerek kamufle etmeye çalışman naife bir çaba canım. Bu iğrenç saçlarını gülümseyerek kamufle etmeye çalışman nafile bir çaba canım.🙂

Kim Bo-Tong: Oppa oppa diye ortada dolanmasan keşke. :’)

David Choi: Sevimlilik abidesi seni!

Hong Yoo-Ra: Bu ablamız “Hayatında başarız olduğunda, her zaman depodaki o çorapları düşüneceksin.” demişti Me Tae’ye. Çok acımasız oldu ama ne diyelim ablamızı bu hale getirenler utansın. ^^

Taoist Fairy Il-Rek (Elektrik Perisi):

Adsız

O mesafeden tabi aklını okuyamaz. O mesafede kadının düşünebileceği iki şey var biri sana kafa atmak diğeri de öpmek. Tabi kadın sana kafa atacak değil ya Ma Tae, o sana diyecek ki “Gel yamacıma, yamacıma.” ^^

Bir de elektrik perisi franchising veriyor mu acaba? Mühendislik yapmayı şu sıralar pek istemediğim açık. Eh bu elektrik bilgilerimi böyle kâhinlik işlerinde kullansam iyi olur. Elektrik perisi sen de kazanırsın. win-win durumu, ne dersin?😉

Goodbye Mom/ Aeja:

aeja

Biraz üzücü bir filmdi. Filmin ortasında gidip anneme sarılasım geldi. :’) Sanıyorum ki biraz da sulu gözlülüğüm üstümdeydi de filmin ikinci yarısının tamamında ağladım. ^^

Not: Bel Ami’ye biraz ara verdim, bölüm biriktiriyorum.

Not 2: Doctor Who’nun yeni bölümü nihihihhi. Heyecanlıyım. Ama onu da bir süre izlemeyeceğim sanırım.🙂

Not3: My Mad Fat Diary’nin yeni bölümü ocakta gelecek değil mi? Onu da bekliyorum. ^^

Not4: Bir de Sherlock’u bekliyorum. Hayatım dizi beklemekle geçiyor.:/ Eminim şimdi aklıma gelmeyen, gelişini beklediğim başka diziler vardır. ^^

Not5: Herhalde bir sonraki yazımı yayınlamam ocak sonunu bulur. O zamana dek kendinize iyi bakın.🙂

Not6: Şimdiden yeni yılımızı tebrik eder küçüklerimin gözlerinden büyüklerimin ellerinden öperim.

Not7: Evet, saçmalamaya başladım ve evet notlar magma tabakasına doğru gidiyor.😀

The Day Of The Doctor’ın Hemen Ardından…

İçerik

Evet sonunda aylardır beklediğim gün geldi ve çabucak geçti.Sırf bugün için plan yapıp saatler öcesinden televizyon karşısına geçtik. Bekledik… Bekledik… Ekranda sol alt köşede yazan 1 dakika  yazısını görünce heyecandan kucağımdaki bilgisayarı düşürüyordum az daha.

451014-1385126482

Hele David Tennant’ı ilk gördüğüm sahneye ne demeli? Resmen ailemden birini görmüşüm gibi oldum. Bildiğiniz özlemişim. Eski sezonları defalarca izlesem de yeni bölüm izlemenin verdiği keyif çok başka.🙂 David Tennant ve Matt Smith’i yanyana görmenin verdiği keyif ise paha biçilemez. ^^

5012643-high-doctor-who-6313262

day-of-the-doctor_doctor-who_9

Ne diyeyim harika bir bölümdü. Mululuktan ağlıyorum. :’) Tabi itiraf etmeliyim ki kurduğum senaryoların hepsi çöpe gitti.🙂 Aslında hem biraz hayal kırıklığı yaşadım hem de yaşamadım. Garip hisler bunlar. ^^ Her sahnesi üzerine saatlerce konuşmak istesem de bir kaç kez daha izledikten sonraya bırakmayı tercih ediyorum. Sadece mutluluğumu paylaşmak istedim. Öyle günlük gibi kullanıyorum resmen burayı. ^^

Her yeni bölüm yayınlandığında dizinin biteceği güne bir adım daha yaklaştığımızı hissederek izliyorum. Aslında daha epey var o güne ama psikopatlaştım sanırım. ^^ Yazımı sonlandırıken Master’ı da anmak istiyorum. Ne diyeyim Zaman Lordu olsun çamurdan olsun, pek severdim keratayı. ^^

Uzun lafın kısası bu bölüm “vay anasınıydı bunlar hep”

The Heirs-5. Bölüm

Merhabalar Efenim! Heirs dizisinin 5. Bölüm yazısı ile karşınızdayım. Eğer ola ki Hikaru’nun 1. Ve 2. bölüm, Supercel’in 3. bölüm, LaFea’nın 4. bölüm yazılarını okumadıysanız sizi ilgili yazılara yönlendirelim.🙂

Öncelikle 4. Bölümde ne olmuştu onu hatırlayalım. Havaalanında Eun Sang Tan’a söyleyeceğimi söyledim deyip yoluna devam ettikten sonra Kore’ye ayak basar. Lakin artık annesi yatılı hizmetçi olduğu için Tan efendinin ailesinin evinde kalmaya başlar.(Tabi Tan’ın ailesi olduğunu bilmiyor.🙂 ) Bunun akabinde Tan benim yerim yurdum Kore diyerek eve döner. Tan’ın dönüşünü Kim Won (abisi) ergen tavırlarıyla karşılar. İlla bir huzursuzluk çıkartacak işte. Neyse bu bir G. Kore dizisi olduğu için Eun Sang ve Tan bütün bölüm boyunca karşılaşmazlar. Tabi bir heyecan unsuru olması açısından yapımcılar, senaristler ve daha kim varsa hepsi “ Bir klişe daha yaşatmalıyız böyle dizi mi olur?” dediği için Tan’ın içine bir kurt düşer, annesine sorar, bir türlü çıkış yapmadığı hesaptan Eun Sang’a mesaj atar ve “BUM!” Eun Sang’ın su içtiğini söylemesi üzerine Tan mutfak kapısından Eun Sang’ı izlemeye başlar. 4. Bölüm de işte bu sahnede bitmiştir.

heirs1

Şimdi geçelim 5. Bölüme:

Eun Sang’ı bir sapık edasıyla kapı aralığından gözetleyen Tan o an hiçbir tepki vermez. Kızımız mutfaktan çıkar gider. Tabi burası büyük bir ev olduğu için mutfağın birden fazla kapısı vardır, karşılaşmazlar.😀 Tan ise düşünceli haller içerisinde odasına gider, düşünür ve düşünür derken sabah olur. Eun Sang forma içerisinde evden uzaklaşırken onu izleyen Tan hala düşünceli haller içerisindedir. Eun Sang ve annesinin kaldığı odaya gider bakar. Yavrumun içi üzüntüyle ezilir, parçalanır. Neyse bunun ardından mutfağa giden Tan orada annesiyle yani metres teyzeyle karşılaşır. Tabi ilk sorduğu abisi olur. İnsan bir anneciğim nasılsın falan der. ^^ Olum abin sevmiyor seni. Anladık sen seviyorsun onu ama o bildiğin nefret ediyor senden. Neyse annesi Kim Won’un evi terk ettiğini söylemez iş seyahatindedir der lakin kara haber tez duyulduğu için bir sonraki sahnede resmi eş olan acumma pat diye gerçeği söyler.

Bir sonraki sahnede adını unuttuğum hanım kızımız ile Kim Won’u bir yerde otururken görürüz. Lades kemiğini çok ilginç bir şey buldum Amerika’da diyerek kıza uzatan Kim Won aslında aldığı hediye için yol, su yapmaktadır. Ardından hediyeyi verir. Tabi ki kızımız adamın hislerini anlamaz, kabul etmek istemez (ilerleyen dakikalarda fikrim değişti gibi) bunu maddi destek kapsamında görür ve artık destek vermeyin ihtiyacım yok diyerek Kim Won’un hediyesini reddeder. Evet canım hep maddi destek olsun diye insanlar kolye hediye eder. ^^ Neyse ki kim won efendi ısrarcı bir insandır kolyeyi alır kızın boynuna takıverir. Koçum benim!😛

Oteline dönen Kim Won odasında kardeşinin beklediğini öğrenince odasına girmeden çeker gider. Tan yavrum habersiz masum bir kuzu gibi bekler durur.

Heirs3 heirs4

Abisini bekleyen masum Tan.😀

Sonunda Tan evine gider. Bu yemek sahnesindeki diyalog hoşuma gittiği için aşağıda yazıyorum: ( T: Tan   A: annesi (metres teyze) )

T: Çok leziz. Hepsini sen mi yaptın? ( He canım annenin yemek yapabildiğini hayal ededur sen. ^^)

A: Hepsini yapmalarını söyledim.🙂

Bu arada Tan ne yapar ne eder konuyu Eun Sang’a getirmeyi başarır. Tabi annesi durumdan haberdar olmadığı için Eun Sang’ı çağırmasıyla Tan korkudan tutuşur ve kaçar. Bu arada Eun Sang metres hanımın istediği şarabı almak üzere mahzen yoluna koyulmuştur. İşte Eun Sang mahzenden dönerken senarist ve yapımcı burada yine yapacağını yapar. Bir anda ışıklar yanmaya başlar, süs havuzu su fışkırtmaya başlar. Burada tüm amaç “ayy çok romantik” dedirtmektir. ^^ Neyse bu esnada kızımız etrafa bir göz attıktan sonra eve girer. Lakin duygulu erkek Tan onu izlemektedir. İşte bu noktada “ayy” diye viyaklıyoruz.😛

Bir sonraki sahnede kendimizi bir barda buluyoruz. Chan-young’un babası efkarlı biçimde düşünmektedir. Biz Rachel’ın annesinin Chan-young’un babasının (Jae hoo’ydu sanırım ismi) gençlik aşkı gibi bir şey olduğunu anımsarken Kim Won çıkagelir. Tam onlar muhabbet etmeye Tan’ı çekiştirmeye başlamışken az önce bahsi geçen hatun kişi Young-Do’nun babasıyla çıkıp gelir. Kader ağlarını mı örüyor senaristler bu işin suyunu mu çıkartıyor bilmiyorum ama hep beraber oturmaya karar verirler. Diğer ikisi ekonomi tartışma yapadursunlar hatun kişi ile Jae-hoo bakışırlar. Tabi her daim dikkatli, zeki, atik bir adam olan Jae Hoo da konuşmadan uzak kalmaz. Ancak artistliğini yapar masadan kalkar. Hatun kişi ise “Egemenlik kurma ve hiyerarşi hakkında konuşacaksanız izninizi istiyorum. Hayvanlar alemi pek ilgimi çekmiyor.” Diyerek lafını ortaya koyar ve o da masayı terk eder. Bunun akabinde Jae hoo abimiz hatun kişiyi yılların getirdiği özlemle, tutkuyla öper.

Bir sonraki sahnede Eun Sang’ın İngilizce dersine geçiş yapmamızla dünyanın en berbat aksanına sahip İngilizce öğretmenine tanık oluruz.😀 Bunun ardında Eun Sang Tan’lı hülyalara dalar. Ehehehe. Okuldan çıkarken bir de ne görelim: Tan gelmiş! Tabi ki Eun Sang Tan’ı umursamaz ve onu orada bırakıp gider. Ne yapsın kız? Haklı aslında. O kadar öğrenci “çok şiiriiin… çook yakışıklııı… çook havalııı..” bakışlarıyla Tan’ı süzüyordur.

heirs5Ayrıca Eun Sang adeta gurur abidesi olan bir hanım kızımızdır. Tan efendi bu olayın ardından uslu durmaz ve Eun Sang’ın kapatmadığı hesabında kendi fotoğrafını “ne kadar yakışıklı” diyerek paylaşır. Nihohahaha yaşasın kötülük!😀 Tan’ın pis damarı bir kez tutmuştur ve yaptığını bununla bırakmaz Eun Sang’ın telefonunu ele geçirip numarasını alır. ^^

Ufak bir sahneyi atladıktan sonra Tan’ın babasının odasında buluruz kendimizi. Omo! Omo! O gördüklerimiz de ne? Tan ve Kim Won’un Amerika fotoğrafları. Başkan bey hafiye tutmuş!o_O Tabi Tan ve Eun Sang’ın da birlikte fotoğrafı bulunmaktadır. Başkan bey ikisi hakkında bilgileri de edinir.

heirs6a

İlerleyen dakikalarda evin dış kapısında Eun Sang ile Tan karşılaşır.

heirs6

“Burada yaşadığımı nereden biliyorsun? Ay evin ikinci oğluyla karşılaşabiliriz.” diyaloglarından sonra Tan “Ne zaman yemek ısmarlayacaksın?” diyerek kıza yapışır, mızmızlanır. Bunun ardından Eun Sang “Arayacağım dedin aramadın” der. Baya bildiğiniz cilveleşti ayol bunlar.😀

heirs2

Hafiyesinden bilgi alan Başkan bey de boş durmaz ve Eun Sang’a Jeguk Lisesinde okuması için burs verir. Hatta yetmez Yeşilçam filmlerinde oğlumu/kızımı bırakman için kaç para istiyorsun diyen fabrikatör baba edasıyla Eun Sang’a yurt dışı burslarından bahseder. ^^

Bir sonraki sahnede Rachel, Rachel’ın annesi ve Young-Do’nun aile yemeği için bir masada oturduklarını görürüz. Young-Do’nun babası gelene dek Young-Do Rachel’ın annesiyle bir çeşit laf dalaşı yapar. Rachel da Young-Do da bir çeşit ergenius olduğu için yemeğe kalamayacağız deyip giderler. Fırsat bu fırsat diyen Rachel’in annesi “Artık anne değil kadınım” der. Burada bir yandan vuuhuuu derken bir yandan az önce Jae-Hoo’yla da öpüşmeyi biliyordun paragöz, nalçak kadın demekten kendimizi alamayız.😀

Yemekten ayrılan Rachel ve Young-Do Eun Sang ile karşılaşır. Rachel bu sahnede kız kavgası çıkartacak diye korktum. Onda öyle şirret bir yan görüyorum.😀 Eun Sang Rachel’e biraz laflarını yedirdikten sonra Rachel’in isim kartını alır ve gider. Bu durumdan çok hoşlanan Young-Do’nun dikkati artık Eun Sang’a çevrilmiştir.

Bir sonraki sahnede artık ertesi güne geçeriz ve Chan-Young ile Eun Sang’ı bir bankta otururlarken görürüz. Eun Sang okul nakilinden bahseder. İşte o an Chan-Young mimikleri ile felaket tellallığı yapar.

heirs8Yirim seni. ^^

Bu sahneden sonra Tan’ı mahzende dolanırken buluruz. Kısa süre içinde mahzene gelen Eun Sang’a orada olduğunu çaktırmaz. Eun Sang mahzenden çıkıp eve giderken Tan onu arar ve “Hello Sidney” der. (Bkz. Scream) Eun Sang’ın korku filmi takıntısını hatırlarsınız. ^^ Bunun akabinde beni bunun için mi aradın diye atarlanan Eun Sang’a Tan’ın “ikinci kata bak” demesiyle Eun Sang Dream Catcher’ı görür. Ne göz varmış arkadaş! Ben o mesafeden bırak Dream Cathcer’ı orada Tan dursa onu görmem.😀

heirs9Neyse bunun ardından Tan “Arkana bak” der ve artık parçalar birleşir.

heirs10Eun Sang Tan’ın Evin ikinci oğlu olduğunu öğrenir. Ancak bu Eun Sang’ın kendini ezilmiş hissetmesine yol açar. Çünkü Eun Sang’ın annesi Tan’ın evinde çalışan bir hizmetçidir ve Eun Sang annesiyle birlikte o evin içinde kutu gibi bir odada yaşamaktadır. Burada acıklı müzik giriyoruz arkadaşlar. Kızımız kendi acısına odaklanadursun Tan Eun Sang’a “Acaba ben seni özledim mi?” der. Ah yavrum şimdi kız bunu mu düşünecek? Sen duygularını açtıkça onu daha çok kırıyorsun. Neyse beş bölüme toparlarsınız. Eh sonra da Rachel pislik yapar, Young Do işleri karıştırır. Neyse siz yine de toparlarsınız. İşte Tam bir Kore dizisi.😀

heirs11

Olmamış şeyleri anlatmayı bir kenera bırakalım Eun Sang’ın Jeguk Lisesine Nakil olduğunu öğrenen Tan hevesle okula gider. Bu Arada Eun Sang da okula gitmiştir lakin bu da ne millet hisse senetlerinden filan konuşuyor. Adeta sudan çıkmış bir balığa döner Eun Sang. Tabi bununla kalmaz okula adımını atar atmaz Rachel ve Bo Na ile karşılaşır. Bu da yetmez Tan ile Young-Do’nun arasındaki rahatsız edici havanın tavan yaptığı ve tüm okulun onları seyrettiği bir anda aralarına düşmeyi başarır. İşte Bu noktada 5. bölüm finalini yaparız. ^^

heirs12

6. Bölümden Spoiler: Neyseki Chan Young onu oradan çekip alır ve okulun hiyerarşik sistemini anlatır.🙂

Evet blogda yazdığım en uzun yazı oldu. Umarım Sıkmamışımdır. Biraz gecikmeli oldu kusura bakmayın.🙂

30 Ekim Tarihinden Not: Sonunda bir babayiğit çıktı ve 6. bölüm yazısı Sultan‘dan gelecek. Teşekkürler Sultan.😉 (Henüz 6. bölüm yazısı yazılmadı bugün 7 kasım)

6. bölüm yazısı gelmemiş olsa da 7. bölüm yazısı geldi onun için sizi egosantrikrapsody‘ye yönlendirelim.🙂